Bu İçeriği Paylaş
24 Mart 2017 Cuma

"Kadın olmak sadece biyolojik bir özellik değildir. Aynı zamanda bir duruştur"

Yazar: 
KEREM BOZKURT 

Yazar Hakkında: 


 Yazarımız Kerem Bozkurt, cesur milletvekili Aylin Nazlıaka ile mecliste yapmış olduğu kelepçe eylemi, kadın hakları, aktivist eylemler ve ülke gündemi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.

Kerem Bozkurt: Türkiye'de eylem yapan, düşüncelerini çekinmeden ifade edebilen, her türlü sonuca göğüs geren, ülkemizin önde gelen korkusuz bir kadın aktivistisiniz. Mecliste yapmış olduğunuz son eylemin sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aylin Nazlıaka: Öncelikle o eylemin amacını söylemek isterim. Orda amacım MHP milletvekillerine hitap etmekti. Bunu daha öncesinde kuliste yapmaya çalışmıştım. Ancak maalesef kuliste bu konulara girme eğilimlerini çok fazla görmeyince kürsüden onlara hitap etmek istedim. Ancak vermiş olduğum önergeye rağmen bağımsız milletvekili olmam gerekçe gösterilerek iç tüzüğe aykırı bir şekilde konuşma hakkı verilmeyince kendimi oraya kelepçeleyerek milletvekillerine; özellikle MHP milletvekillerine hitap etmek istedim. Bu anlamda bu eylem amacına ulaşmıştır diye düşünüyorum çünkü ikinci turda en düşük oy olan 349 oy alındı. Yani 8 evet oyu hayıra dönüştü; ben bunun MHP kanadından olduğunu düşünüyorum. Bunun yanı sıra maddeler 5 dakika CHP, 5 dakika MHP’nin konuşması sonrasında vızır vızır oylanırken bu eylem sonrasında verilen arayı da ekleyince 5,5 saatlik bir erteleme olmuş oldu. Bu da kıymetli diye görüyorum. Ama hepsinin ötesinde ve üzerinde hiç şüphesiz Türkiye’de ve dünyada ciddi bir kamuoyu yaratılmış oldu. Çünkü o dönemde cumhurbaşkanının muhtarlarla yapmış olduğu görüşmeler bütün kanallarda; 18 ulusal kanalda eş zamanlı olarak canlı yayına verilirken ana yasa görüşmelerine dair hiç zaman ayırılmıyordu. Bu eylem sayesinde ana yasa görüşmelerine kamuoyunun dikkati çekildi ve halk maddeler üzerinde biraz daha kafa yormaya başladı. Çünkü benim bu eylemi yaptığım madde olan 8. Maddenin yani bütün hükümet yetkilerinin cumhurbaşkanına verildiği maddenin ne anlama geldiğini bugün belki sokaktaki vatandaş eylem öncesine kıyasla çok daha iyi bilir hale geldi.

Kerem Bozkurt: Kelepçe eyleminiz sırasında size bir kadın olduğunuz halde fiziksel şiddeti reva gören AKP kadın milletvekillerinin bu tutumları, kadına yönelik söylemlerine ters düşmekte. Bu kapsamda AKP’nin kadını korumaya yönelik politikalarını yeterli ve samimi buluyor musunuz?

Aylin Nazlıaka: Öncelikle şunu söyleyeyim. Kadın olmak sadece biyolojik bir özellik değildir. Aynı zamanda bir duruştur. Ben o esnada bana Şafak’a ve oradaki muhalif duruşlu kadınlara saldıran kişileri kadın kılığına bürünmüşler diye tarifleyebilirim. Çünkü onlar ne o gün ne de daha öncesinde kadın hakları konusunda duyarlı olduklarına, kadın haklarını savunduklarına dair en ufak bir izlenim bırakmadılar bizde. Bir örnek vereyim; benim yine bir konuşmam esnasında ayakkabımı çıkarma noktasına gelmem epeyce gündeme geldi 2014 yılında. O konuşmayı hatırlayacak olursanız o konuşmanın konusu benim sığınma evindeki kadınların oy kullanmasına dair vermiş olduğum kanun teklifiydi. Oy kullanmak biliyorsunuz en temel vatandaşlık hakkıdır; yani kişinin seçme hakkı en temel haktır. Bu hak şu an sığınma evindeki kadınlara verilmiyor. Bunun için verdiğim kanun teklifine bile ret oyu kullandılar. Bu gerçekten son derece samimiyetsiz, tutarsız ve mecliste neden var olduklarının bile farkında olamadıkları bir duruştur. Ben dilerdim ki AKP’nin kadın milletvekilleri gelecek seçimler için değil gelecek nesiller için siyaset yapsın ve omurgalı bir duruş sergilesin. Üzülerek bunun pek de olmadığını ve her birinin makam mevki nedeniyle birilerinin; hatırlıyorsunuzdur o kelepçe eyleminde Ramazan Can isimli milletvekilinin komutuyla etrafımı sarmışlardı, birilerinin yönlendirmesiyle kendilerini ancak var edebildiklerini, yani erkek egemen bir dünyada ancak erkekleşerek var olabileceklerine dair bir görüntü sergilediklerini üzülerek gördük. Böyle bir samimiyetsizlikten ve böyle bir duruştan zaten hiçbir şekilde kadın haklarına dönük olumlu bir çalışma çıkacağını beklemek doğru değil. İşte o yüzden öncelikle zaten siyasi partiler yasasının değişmesi gerektiğine vurgu yapıyoruz ancak böyle fikri hür, vicdanı hür milletvekillerinin olduğu bir Türkiye’yi, böyle bir parlamentonun olduğu bir Türkiye’yi inşa etmek mümkün olacaktır.

 

 

 

 

" herhangi bir medya organında ne görsel ne de yazılı basında bir kadın genel yönetmeninin olmadığını görürsünüz"

Kerem Bozkurt: Medya kadını aşağılayan, kimliksizleştiren, metalaştıran, insandışılaştıran, değersizleştiren ve ona cinsiyet temelinde kişilik lutfeden söylem ya da görsellerle dolu. Kadının hakkını savunduğunu zanneden kişilerin dahi söylemleri cinsiyetçi ön kabullerle sarmalanmış durumda. Bu anlamda bir nevi zihniyet çıkmazındayız. Sizce bu zihniyeti ayrımcılığın hiçbir türünü kabul etmeyen bir hale evirmek için kime nasıl görevler düşüyor?

Aylin Nazlıaka: Hiç şüphesiz medyadaki kadın temsiliyetinin, kadın yönetici temsiliyetinin artması burada olumlu rol oynayacaktır. Çünkü herhangi bir medya organında ne görsel ne de yazılı basında bir kadın genel yönetmeninin olmadığını görürsünüz. İşte bu nedenle ben sık sık RTÜK’e şikâyetlerde bulunuyorum bazı değişikler yapılması için hatta Seda Sayan’ın yapmış olduğu bir programı iptal ettirmiştim. Benim yaptığım şikâyet üzerine ve kadın örgütlerinin de sürece sahip çıkmasıyla program iptal edilmişti.  Öncelikle bu ülkenin en tepesinde bulunan yöneticilerin zihniyetini değiştirmesiyle bunun mümkün olacağını söylemek gerekir. Yani Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde kadının her alanda temsil edildiği, hem sosyal hayatta hem ekonomik anlamda hem de toplumun her alanında güçlü kılındığı bir Türkiye varken bugün kadının ikinci cinsiyet; iki cinsiyetten biri değil, ikinci cinsiyet olarak konumlandırıldığı, toplumun öznesi değil nesnesi olarak görüldüğü bir Türkiye’ye evirilmiş durumdayız. Bunların öncelikle değiştirilmesi ve kadın-erkek eşit bir Türkiye’yi yeniden inşa etmemiz gerekiyor ki bu duyarlılık gerek medyada gerek diğer alanlarda hissedilebilsin.

"Bugüne kadar kadınlar nerede itiraz haklarını kullandıysalar başardılar"

Kerem Bozkurt: Trump'ın başkanlığı devralmasının ardından on binlerce kadın yürüyerek Trump özelinde cinsiyetçiliğe meydan okudu. Kadınların öncülüğünü ettiği belki de en geniş çaplı eylemlerden biriydi. Bu yürüyüşten aklımda kalan ve çok vurucu bir slogan "ben kadınım ve ben adaletim" idi. Kadının adalet duygusunun nispeten daha gelişmiş olduğuna dair inancımı kanıtlayacak bir hareket Türkiye'de de gerçekleşir mi? "Kız mı kadın mı belli değil" cümlesine "bir dakika" diyecek bir bilincin var olacağına dair umutlu musunuz?

Aylin Nazlıaka: Bugüne kadar kadınlar nerede itiraz haklarını kullandıysalar başardılar. Bize tecavüzcüleri aklama yasasını getirmeye çalıştırlar, hep birlikte bu yasaya hayır diyoruz dedik, geri çekmek durumunda kaldılar. Kürtajı yasaklamaya kalktılar, benim bedenim benim kararım dedik geri çekmek durumunda kaldılar. Yine kadın katillerine, kadın tecavüzcülerine, tacizcilerine, cinsel istismarcılarına sırf mahkeme esnasında takım elbise giydi diye, sırf efendi durdu diye saygın tutum indirimi, iyi hal indirimi gibi bir takım indirimler uygulanıyordu, bunları yapmanız doğru değil diyerek isyan ettik ve son çıkan mahkeme kararlarında indirimler daha az oranda uygulandı. Dolayısıyla kadınlar bugüne kadar gerek Türkiye’de gerekse dünyada neye isyan ettiyse, neye başkaldırdıysa başarmıştır. Her zaman değişimin, dönüşümün ve devrimlerin ana dinamiği kadınlar olmuştur. Ben inanıyorum ki; yine Türkiye’de de bir kadın devrimi gerçekleşecek ve kadın erkek eşitliği bu kadınların ve tabi kadın erkek eşitliğini savunan aydın erkeklerin beraber mücadelesiyle vücut bulacaktır.

Kerem Bozkurt: Özellikle son yıllarda daha çok tecrübe ettiğimiz acı, hüzün, adaletsizlik, yalan, hak yeme, şiddet, ölüm, tecavüz ve gözyaşı neredeyse normalleşen bir durum halini aldı. Bunlara ses çıkarmak bir yana; yanlışlığını fark etmek dahi bir üst insan olmaklığa denk düşüyor. Böyle bir ortamda bir insan olmayı ve dahası bir kadın olmayı nasıl değerlendirirsiniz?

Aylin Nazlıaka: Aslında bunu bir hiyerarşik tanımlamayla üst insan olma ya da cinsiyetçi bir tanımlamayla kadın olma, erkek olma değil daha çok insan olmayla tarifliyorum ben. Gerçekten de aklı ve vicdanı olan her insanın bu olumsuzluklara karşı direnç göstermesini ve barışın, huzurun olduğu, şiddetin olmadığı bir ortamın beraber kurulmasını ümit ediyorum.

Kerem Bozkurt: Kendinizi idealist bir insan olarak tanımlıyorsunuz. İdealizm ve realizm arasında özellikle son yıllarda ülkemiz bazında ciddi bir uçurum var. Bu uçurum sizde bir gerginlik yaratıyordur. Bu gerginlikle ve sert gerçeklere rağmen haksızlığın karşısında durma amacı güden bir siyaset yapmak yapılabilir bir şey mi?

Aylin Nazlıaka: Şöyle söyleyeyim; idealizm salt olarak konjonktürden beslenen bir kavram değildir. Var olan şart ve koşulları zorlama, değiştirip dönüştürme iradesidir aynı zamanda. Elbette yaşanan süreç her idealist kimlik gibi beni de derinden etkiliyor. Ancak bu irade zaten kötü gidişata, karanlığa, hukuksuzluğa dur diyebilmektir. Siyaset bu karşı duruşun en temel araçlarından biri bence. Ama siyaset aynı zamanda bir bütünün de tanımıdır. Yani siyaseti sadece haksızlığa karşı durmak diye tarif etmek eksik kalır. Siyaset aynı zamanda koşullarını iyileştirmek için de yapılır. Ben bu bütünün bir parçası olarak bu görevimi elimden geldiğince hakkını vererek layığıyla yapma gayreti içerisindeyim. Elbette başarılı olup olmadığımızın takdiri tarihindir. Ama çok teşekkür ederim ayrıca yorumunuz için.

Kerem Bozkurt: Dünyadaki aktivist hareketlerin öncülerine baktığımız zaman yaptıkları aktivist hareketlerin sanatçılarla ortak bir misyonu paylaştığını gözlemliyoruz. Örneğin Mick Jagger ve John Lennon bir aktivisti anlatan şarkı yapabiliyor ya da Aaron Swartz üzerine Oscarlı belgeseller yapılabiliyor. Böylelikle yapılan eylemler daha net ve çarpıcı biçimde sonuçlanıyor. Bu bağlamda Türkiye'deki aktivist/sanatçı ilişkisini nasıl görüyorsunuz?

Aylin Nazlıaka: Ben aslında bu benzetmelerin Türkiye için çok geçerli olmadığını düşünüyorum. Türkiye’de aktivizm/sanatçı arasında daha partizan bir bağ olduğunu düşünüyorum. Fraksiyonlar kendi sanatçılarını, kendi gruplarını çıkartıyor diye gözlemliyorum. Türkiye’de biraz daha farklı. Ama tabi ki uluslararası arenada çok ciddi bir karşılığı olan Fazıl Say gibi Zülfü Livaneli gibi çok önemli sanatçılarımızın aktivizm ile sanat arasındaki eşleşmeye çok önemli bir katkısı var. Yine Gezi dönemindeki çalınan piyano son pozitif bir duruştu. Bu arada serbest bırakılması için emek harcadığım, sonrasında serbest bırakıldığında beni çok mutlu eden genç arkadaşlarımızdan Gezi döneminde piyano çalan Dengin Ceyhan’ı anmadan geçemeyeceğim. Sadece ve sadece sosyal medya üzerinde düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek bazı yorumları nedeniyle cumhurbaşkanlığına hakaret gerekçesiyle gözaltına alındı. Yetmedi, tutuklandı, yetmedi 8 gün tutuklu olarak yargılanması yönünde karar çıktı, 8 gün daha tutuklu olarak kaldı. Sonrasında neyse ki bu karar bozuldu. Ama bu tarz kişiye özel bazı haksızlıkların, hukuksuzlukların çokça olduğu bir dönemden geçtiğimizi de belki vurgulamak gerekir bu noktada. Tabi bu ister istemez sanatçılar üzerinde bir baskı yaratıyor. Çünkü sanatçı sanatını daha geniş kitlelerle buluşturabilmek için bir takım ilişkiler ağına ve finansmana ihtiyaç duyuyor ve sanatçılara bu tarzda yapılan uygulamalar; örneğin Fazıl Say’ın hapis yattığını düşünün. Fazıl Say aynı zamanda da arkadaşımızdır. Benim eşim de sanatçı, konservatuardan da sınıf arkadaşı eşimin, oradan da biliyorum günde ciddi bir zaman onların pratik yapması gerekiyor. Fazıl Say’ın hapishaneye atıldığını düşünün, ameliyat yapamayan bir doktora dönüşecek. Bir süre sonra elleri o pratiğini kaybedecek. İşte bu da ister istemez sanatçıların daha siyasi bir duruş sergilemesi noktasında Türkiye gibi ifade özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün kısıtlandığı bir ortamda daha tedbirli davranmalarına neden oluyor.

 "Ben şuna inanıyorum; korku nasıl bulaşıcıysa cesaret de bulaşıcıdır"

Kerem Bozkurt: Uzmanlık alanlarınızdan bir tanesi Y kuşağı. Aktivist ruha sahip, özgür ve bağımsız bireylerin kuşağı. Gezi eylemlerinde bu kuşağı gördük. Gezinin karşısında duran bir gençliğin var olduğunu da gördük. Bu bağlamda Türkiye'de iki farklı Y kuşağı var diyebilir miyiz? Bu iki farklı Y kuşağını birbirinden ayıran zihinsel ve kültürel kodlar neler olabilir?

Aylin Nazlıaka: Aslında özellikle Gezi süreci apolitik ve depolitik gibi görünen bir kesimin ne kadar politize olabileceğinin bir göstergesiydi. Ben şuna inanıyorum; korku nasıl bulaşıcıysa cesaret de bulaşıcıdır. Onun için daha apolitik ya da depolitik, bilinçli olarak siyasetten uzak tutulmak amacıyla yetiştirilmiş olan bir nesil bir kez siyasi duruş sergilmenein ve bunun karşılığında özgürlüklerine, eşitliğe sahip çıkmanın haklı gururunu yaşadığı zaman o değişim kendi aralarında bir ayrışma olmaksızın çok daha domino etkisiyle yayılacak ve tüm gençlik tarafından da sahiplenilecektir. Şu anda asıl sıkıntı, gençliği kucaklayacak siyasi duruşa sahip olan siyasetçi sayısının çok kısıtlı olması. Siyasetin çok kirli bir arena olması nedeniyle; olduğu düşünülmesi demiyorum dikkat edin çünkü ben de öyle olduğunu düşünüyorum ve bu kirli havanın sadece ve sadece gençler tarafından temizlenebileceğine inanıyorum, böyle bir ortamda gençlerin de kendini daha iyi ifade edebileceği, siyasetin ve karar mekanizmalarının içerisinde daha fazla yer edinebileceği ortam yaratmak gerekiyor diye görüyorum.

Kerem Bozkurt: Hem Türkiye'nin hem de ABD'nin en iyi üniversitelerinde (Harvard ve ODTÜ) okudunuz. Birleşik Devletler Columbia üniversitesinin yıllık bütçesinin Türkiye'deki tüm üniversitelerin yıllık bütçesine eşit olduğu gerçeği ise malumunuz. Hem ABD'de hem de Türkiye'de siyasi otoritelerin üniversitelere etkileri üzerine neler söylemek istersiniz?

Aylin Nazlıaka: Üniversiteler bilim yuvasıdır. Dolayısıyla düşünce özgürlüğünün en fazla yeşermesi gereken yerlerdir ve buralar siyasetten, herhangi bir güçten, bir fraksiyon baskısından uzak olması gereken yerlerdir. Geçen hafta benim Bilgi Üniversitesinde yapılacak olan bir konferansımın, uçaktan inip konferansa giderken aynı gün içinde bir saat önce iptal edildiğini öğrenmem, Türkiye’de üniversitelerin ne noktada olduğuna dair önemli bir göstergedir.

" bana göre yaşamın üç temel anlamı var: Sevmek, üretmek ve mücadele etmek"

Kerem Bozkurt: Mücadeleci, ezilenin ve haksızlığa uğrayanın yanında yer alan, aktivist bir ruha sahip ve eşitlikçi Aylin Nazlıaka'nın varoluşsal sürecinin arka planında neler var?

Aylin Nazlıaka: Bu tabi cevabı çok uzun bir soru ama şunu söyleyebilirim; o kitaplar, o insanlar beni neye evriltti derseniz, bana göre yaşamın üç temel anlamı var: Sevmek, üretmek ve mücadele etmek. Yani severek üretmek, üreterek sevmek, sevdiğin şey için mücadele etmek, mücadele etmeyi sevmek, mücadeleyle üretmek, bunların her birini birbiriyle ilişkilendirerek farklı cümleler kurabiliriz. Ama sevmek, üretmek ve mücadele etmek üçlüsü benim olmazsa olmazlarım.


* Bu işlemi gerçekleştirebilmek için Üye Girişi yapmanız gerekli!
Yorum Yazın
 
İlgili diğer içerikler
Web Sayfamıza Nereden Ulaştınız?



Sonuçlar
Diğer Anketler
Günün Diger Manşetleri
‘DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ’ ÇOCUKLARLA KUTLANDI ‘DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ’ ÇOCUKLAR.. ‘DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ’ ÇOCUKLARLA KUTLANDI..
GÜBRETAŞ, Bilinçli Tarımı Her Alanda Destekliyor GÜBRETAŞ, Bilinçli Tarımı Her Aland.. GÜBRETAŞ, Bilinçli Tarımı Her Alanda Destekliyor..
AK Parti Kudüs için tek yumruk olarak sesini yükseltti AK Parti Kudüs için tek yumruk olar.. AK Partili il ve ilçe başkanlıklarından Türkiye genelinde ortak "Kudüs" basın aç..
Üye Bilgi